

Türkiye'de akademinin tarihinde önemli bir yer edinen Barış Bildirisi'nin üzerinden tam on yıl geçti.
11 Ocak 2016’da “Bu Suça Ortak Olmayacağız” bildirisine imza atan akademisyenler, siyasi linç, yargı süreçleri ve KHK’ler ile karşı karşıya kaldılar.
İmzacı akademisyenlerin maruz kaldığı hak ihlalleri ve hukuksuzluklar hâlâ devam ediyor.
Eğitim Sen Yüksek Öğretim Bürosu, 10 yıl önce yayımlanan “Bu Suça Ortak Olmayacağız” bildirisi dolayısıyla işten çıkarılan akademisyenlerle ilgili açıklamalarda bulundu.
“Akademisyenlere Açık Linç Çağrıları Yapıldı”
Açıklamada, Barış Akademisyenleri hedef alınarak açık linç çağrıları yapıldığı, medyada akademisyenlerin fotoğraflarının yayımlandığı ve bu kişilerin açık bir şekilde hedef gösterildiği vurgulandı.
Yalnızca KHK'ler değil, istifaya ve emekliliğe zorlamalar ile sözleşmelerin yenilenmemesi gibi sistematik tasfiye yöntemleri uygulandığına dikkat çekilerek, mevcut baskı ikliminin sürdüğü belirtildi.
Basın açıklamasını Eğitim Sen İzmir 3 No’lu Üniversiteler Şubesi Başkanı Lülüfer Körükmez Kaya gerçekleştirdi.
“Tek Adam Rejiminin Provası”
Açıklamanın tamamı ise şöyle devam ediyor:
“11 Ocak 2016’da, 1128 akademisyenin imzasıyla “Bu Suça Ortak Olmayacağız” başlıklı barış bildirisi kamuoyuna duyuruldu. 7 Haziran 2015 seçimleri sonrasında yeniden başlayan çatışmalı süreçten kaynaklanan ağır insan hakları ihlallerinin durdurulmasını ve barış için müzakerelerin koşullarının oluşturulmasını talep eden bu bildiri, üzerinden geçen on yıla rağmen hâlâ hukuksuz yaptırımların gerekçesi olarak kullanılmaktadır. İmzacı akademisyenlerin büyük bir çoğunluğu, bildiri dolayısıyla üniversitelerinden ihraç edilmiş ve görevlerine iade edilmemiştir.
Söz konusu bildirinin ardından üniversite yönetimleri, düşünce ve ifade özgürlüğü ile akademik özgürlüğün en temel ilkelerini dikkate almayan açıklamalar yaparak, Barış Akademisyenlerine yönelik açık linç çağrıları başlatmıştır. Ulusal ve yerel medya organları bu süreci desteklemiş; akademisyenlerin fotoğrafları yayımlanarak açıkça hedef gösterilmiştir. Savcılık kurumları bu linç eylemlerini göz ardı ederken, düşünce ve ifade özgürlüğünü yargılama amacı gütmüştür. Bu süreç, o dönemde resmiyet kazanma aşamasında olan “tek adam rejiminin” bir prova niteliği taşımıştır.

“Muhalif Akademisyenler Üniversitelerin Dışına İtildi”
Bildirinin yayımlanmasından yaklaşık yedi ay sonra, bu yoğun siyasal baskı döneminde 15 Temmuz darbe girişimi yaşanmıştı. Darbe girişimi sonrası ilan edilen OHAL ve çıkarılan KHK'ler sadece darbecilere karşı değil, aynı zamanda iktidarın daha önceden başlattığı akademik tasfiyenin aracı olarak da kullanılmıştır. Muhalif akademisyenlerin işten çıkarılması, istifaya ya da emekliliğe zorlanması gibi eylemlerle üniversitelerin dışına itilmiştir. Bu süreçte rektörlerin, AKP Genel Başkanı olan Cumhurbaşkanı tarafından atanması ve görevden alınmasını düzenleyen değişiklikler ile üniversiteler siyasal iktidarın kontrolüne alınmıştır.
“Tasfiye Metodları İle Uygulandı”
Ancak dikkat çekici bir nokta, ihraçların yalnızca KHK'lerle sınırlı olmaması. Barış Bildirisi'nin hemen ardından başlayan tasfiye süreci, KHK'lerle birlikte toplam bir nitelik kazanmıştır. Doğrudan ihraçların yanında, istifaya ve emekliliğe zorlamalar ile sözleşmelerin yenilenmemesi de sistematik birer tasfiye yöntemi haline getirilmiştir. Alınan bu kararların, bireyler üzerinde yarattığı yıkıcı sonuçların yanı sıra, akademide hâlâ çalışanlar için “akademisyen ne yapar, neyi konuşabilir ve nasıl konuşabilir?” gibi sorulara baskıcı bir yanıt üretildiği görülmektedir. Böylelikle akademik özgürlük yalnızca fiilen ihlal edilmemekte, aynı zamanda önceden tanımlanmış bir alan haline getirilmektedir.
“Bu Hukuksuzluk Yargı Sopası Haline Getirildi”
OHAL döneminde, barış bildirisi bahane edilerek 406 akademisyen ihraç edilmiş, yüzlerce akademisyen hakkında ceza davaları açılmıştır. Bu aşamada adil yargılanma hakkı düzenli olarak ihlal edilmiş; akademisyenler yalnızca mesleklerinden değil, toplumsal ve kamusal yaşamdan da dışlanarak adeta “sivil ölüme” mahkûm edilmiştir. Barış imzacılarına karşı uygulanan idari yaptırımlar, zamanla hürriyetten mahrum bırakma cezasına dönüşmüş ve bu hukuksuzluk, tüm toplumu baskı altına alan bir “yargı sopası” haline getirilmiştir.
Anayasa Mahkemesi, 2019 tarihli kararında bu bildirinin ifade özgürlüğü kapsamında olduğunu belirtmiş ve suç unsuru taşımadığını hükme bağlamıştır. Ancak bu karar yok sayılmış; hukuk devleti ilkesinin gereğini yerine getirilmemiştir. Aksine, süreç hukuki yetkisi bulunmayan bir mekanizma olan OHAL Komisyonu üzerinden ilerletilmiştir. Komisyonun neredeyse tüm başvuruları reddedilirken, akademisyenler tek tek kendi üniversitelerine karşı dava açmak zorunda kalmış ve hukuki süreçler ihraçlardan beş yıl sonra başlatılabilmiştir.

“Mahkemelerde Çelişkili Kararlar…”
Yargı eziyeti bununla da sınırlı kalmamıştır. Aynı gerekçelerle işten çıkarılan akademisyenler hakkında farklı mahkemelerde tamamen çelişkili kararlar verilmiş; hukuki güvenlik ve eşitlik ilkeleri ciddi şekilde ihlal edilmiştir. Yüzlerce dosya hâlâ Bölge İdare Mahkemeleri ve Danıştay önünde beklemekte; adil ve makul sürede yargılanma hakkı sistematik şekilde gaspedilmektedir.
Bu süreçte idare mahkemeleri anayasal sınırlardan uzaklaşarak kendilerini ceza mahkemesi yerine koymuş; Danıştay da benzer biçimde, soyut ve temelsiz iddiaları kararlarına referans göstererek savunma hakkını dahi göz ardı eden uygulamalara imza atmıştır. On yıl sonunda yalnızca beş Barış Akademisyeni için kesinleşmiş iade kararı bulmak, sürecin Türkiye tarihindeki en kapsamlı akademik tasfiye olduğunu ispatlar niteliktedir.
“Masumiyet Karinesi Fiilen Ortadan Kaldırıldı”
Bu mahkeme süreçlerinde, ihraçların meşru hale getirilmesi amacıyla “iltisak” ve “irtibat” gibi belirsiz kavramlar devreye sokulmuştur. Tamamen kanaatlere dayalı, boş ve soyut iddialar delil olarak kabul edilmiş; yıllar önce beraatle sonuçlanan davalar, sosyal medya paylaşımları ya da bir dernek üyeliği akademisyenlerin mesleklerinden koparılmasının mazereti haline getirilmiştir. Bu hukuksal çelişki, masumiyet karinesinin fiilen yok olmasına neden olmuştur.
“Hukuksuz Süreç Derhal Sonuçlandırılmalı”
Bitmeyen bu süreç, akademisyenler üzerindeki sürekli bir kaygı ve güvencesizlik ortamı yaratmaktadır. Ancak burada hedef yalnızca bireyler değildir. Bu idari yaptırımlar, akademik ve bilimsel özgürlükleri doğrudan hedef almakta; yargının siyasallaşması ve hukuk devletinin tasfiyesi, akademiyi susturmanın yanı sıra toplumu da hedef almayı amaçlamaktadır.
Eğitim Sen olarak bir kez daha vurguluyoruz: Makul sürenin çoktan aşıldığı bu hukuksuz süreç derhal sonuçlandırılmalıdır. Başta Barış Akademisyenleri olmak üzere, hukuksuz biçimde ihraç edilen tüm kamu emekçileri vakit kaybetmeksizin görevlerine iade edilmelidir. Eğitim Sen, bu hukuksuzluğa karşı tüm üyeleriyle dayanışma içinde kalacak; haksız ve hukuksuz bir şekilde ihraç edilen tüm kamu emekçileri görevlerine geri dönene kadar mücadelesini kararlılıkla sürdürecektir.”



