

6 Şubat Kahramanmaraş depremlerinin üzerinden 3 yıl geçti.
TMMOB Jeoloji Mühendisleri Odası, depremin 3. yılı nedeniyle bir açıklama yayımladı.
Açıklamada, depremlerin ülke ekonomisine maliyeti hakkında bilgi verilerek, “1999 Marmara depremlerinin maliyeti yaklaşık 17 milyar dolar iken, 6 Şubat Kahramanmaraş merkezli depremlerin maliyeti Cumhurbaşkanlığı Strateji ve Bütçe Başkanlığı tarafından 103,6 milyar dolar olarak açıklanmıştır.
TBMM Deprem Zararlarını Azaltma Komisyonu Raporu'na (2023) göre 6 Şubat depremlerinin toplam maliyetinin 148.9 milyar dolar civarında olacağı ifade edilmektedir” denildi.
Ayrıca, Uluslararası Afet Veri Tabanı (EM-DAT) raporuna göre Türkiye'nin afet olayları, ölü ve etkilenen kişi sayısına göre yapılan sıralamalarda yüksek zarar ve can kayıplarıyla üst sıralarda yer aldığı belirtildi.
“Deprem Davalarında Beklenen Adalet Sağlanamadı”
TMMOB Jeoloji Mühendisleri Odası’nın açıklaması şöyle:
“Afetlerin yol açtığı kayıp ve zararlar sadece ekonomik boyutla sınırlı kalmamaktadır. Ailesinden koparılan on binlerce insanımızın, özellikle genç ve çocukların depremler yüzünden yaşadığı mağduriyetin maddi bir karşılığı olamaz.
6 Şubat depremlerinde 53 bin 537 yurttaşımızı kaybettik, yüz binlerce kişi yüreklerinde onarılmaz yaralar taşıyor. Öncelikle hayatını kaybedenleri saygıyla anıyor, bu acıların bir daha yaşanmaması için afet risklerinin azaltılması adına mücadelemizi sürdürüyoruz.
3 yıl geçmesine rağmen, deprem bölgesindeki yıkılan ve can kaybına yol açan binalarla ilgili açılan “deprem davalarının” istenen adaleti sağlayamadığı, “yapanın yanına kâr kaldığı” durumlarla karşılaşıldığı vurgulandı.
2023 Kahramanmaraş depremlerinin üzerinden geçen 3 yıl içerisinde şaşaalı törenlerle 455 bin 000 kalıcı konutun hak sahiplerine teslim edildiği ifade edilse de, bölgede yapılan incelemelerde;
Konutların geçici teslim edilmesi, kiracıların konut sahibi olamaması gibi nedenler toplumda büyük bir umutsuzluk ve moralsizliğe yol açtı.
Enflasyon ve inşaat maliyetlerindeki aşırı artış, “hibe yoluyla yerinde dönüşüm” projelerine başvuran ve “750.000 TL hibe, 750.000 TL kredi” olanağından faydalanmak isteyen vatandaşları zor duruma soktu; dar gelirli depremzedeler inşaat maliyetlerini karşılayamadıkları için birçok müteahhit inşaatları yarım bıraktı. Bu nedenle “hibe yoluyla yerinde dönüşüm” projesinin tam bir fiyasko haline geldiği ve depremzede vatandaşların mağduriyetine yol açtığı ifade edildi.
Deprem öncesinde rezerv alanlarda yaşayan ancak dönüşüm sonrası yapılan uygulamalarla konut ya da işyeri çıkmayan birçok vatandaşın mağduriyet yaşadığı, uygulamadan kaynaklanan sorunların da olduğu belirtildi.
“Tarihi Kent Merkezleri Çöküntü Alanına Dönüştü”
3 yıllık alt ve üstyapı inşaatları nedeniyle ortaya çıkan görünmeyen “istihdam ve işsizlik sorununun”, inşaat faaliyetlerinin tamamlanmasıyla daha büyük bir sorun haline geleceği öngörülmektedir.
Depremden etkilenen tüm kentlerde kalıcı afet konutlarının üstyapı inşaat hizmetleri büyük oranda tamamlanmış olmakla birlikte, Adıyaman, Hatay, Kahramanmaraş ve Malatya gibi birçok kentte altyapı hizmetlerinin eş zamanlı olarak inşa edilmemesi nedeniyle önemli sorunların yaşandığı, vatandaşların temel ihtiyacı olan suya erişimin kısıtlandığı ifade edilmektedir.
Kent merkezleri ile kırsal alanların bütüncül ve entegre bir şekilde planlanmaması nedeniyle tarihi kent merkezlerinin çöküntü alanı haline geldiği, Elazığ kent merkezi örneğinde olduğu gibi konutların bağlantısız öbekler halinde inşa edildiği ve sosyal donatı alanlarından uzak şehirleşme sorunlarına yol açtığı bildirildi.
Doğal, tarihi ve kültürel miras alanlarının korunmadığı; Antakya gibi şehirlerin hafızasını oluşturan unsurların geri dönüşsüz biçimde tahrip edildiği, planlama süreçlerinde meslek odaları, üniversiteler ve yerel yönetimlerin dışlanarak kapalı kapılar ardında kararlar alındığı aktarıldı.
Kalıcı konut ve işyerleri inşa edilse de, deprem bölgesindeki birçok kentte kaçak yapı sayısının on binleri aştığı, geçici işyeri açma ve çalışma ruhsatlarının hâlâ verilmeye devam edilmesi nedeniyle kaçak ticaretin önünün açıldığı, böylece esnaf arasında gerilime neden olunduğu kaydedildi.
Hasar tespit çalışmalarının yetersiz ve hatalı yapılması nedeniyle binlerce kişi mahkemelerde hak sahibi olmak veya hasar durumunu değiştirmek amacıyla dava açtığı, bu davalardan bazılarının hâlâ devam ettiği ve geç karara bağlanan çok sayıda vatandaşın hak mağduriyeti yaşadığı vurgulandı.
Yapılan uygulamalar nedeniyle altyapı, ulaşım, çevre ve ekoloji alanlarında yaşanan sorunların derinleştiği, enkaz yönetimi, zemin güvenliği, su kaynakları ve tarım alanlarına baskıların arttığı ve kentlerin geleceğini tehdit edecek boyutlara ulaştığı belirtildi. Kamusal denetimden yoksun uygulamaların yeni risk alanları oluşturabileceği ve olası bir depremde daha ağır sorunlarla karşı karşıya kalınabileceği uyarısı yapıldı.
Kırsal alanda yapılan birçok köy evinin boş kaldığı ve bunun temel nedeninin konutların, köylü/çiftçilerin yaşam koşulları ve ihtiyaçları dikkate alınmaksızın inşa edilmesi olduğu ifade edildi. Köylü/çiftçinin ihtiyaçları göz önüne alınmaksızın “tatil beldesinde konut yapar gibi” konut inşa edilmesi eleştirildi.
Bu ve benzeri sorunların yaşanan 3 yıllık sürede çözüme kavuşmadığı vurgulandı.”
“Afet Risk Azaltma Kanunu Acilen Çıkarmalıdır”
Açıklamada yapılması gerekenler ise şöyle sıralandı:
“Bu doğrultuda;
Ulusal afet yönetim sistemimizi serbest piyasa kurallarına ve sermayenin çıkarlarına göre şekillendiren anlayış tamamen terk edilerek, kamu yararı, sosyal adalet, hukuk devleti ve bilimsel teknik ilkelerine uygun bir risk azaltma yaklaşımının geliştirilmesi gerekmektedir.
TBMM gündeminde olan ve binaların afet güvenliğinin en temel unsurlarından biri olan zemin ve temel etüt raporlarının sermayenin rant alanına dönüştürülecek Tapu Kanunu ile Bazı Kanunlarda ve 375 Sayılı Kanun Hükmünde Kararnamede Değişiklik Yapılmasına Dair Torba Kanun Teklifi geri çekilmelidir.
İmar, planlama, afet, yapı üretim ve denetimi, çevre gibi alanlarda mevzuatların yeniden gözden geçirilmesi, parçalı ve kopuk mevzuat yapısının giderilmesi; kişi, kurum ve kuruluşların yetki ve sorumluluklarının yeniden tanımlanması ve bu alanlardaki faaliyetlerin koordineli ve bütünleşik afet risk azaltma stratejilerine uygun olarak yürütülmesi sağlanmalıdır.
TBMM sorumluluk alarak AFET RİSK AZALTMA KANUNU acilen çıkarmalıdır.
Ülkemizin afet tecrübesi ve jeolojik yapısı dikkate alındığında, jeolojik kökenli tehlikelerin önlem alınmadığı takdirde kolayca afete dönüşebileceği aşikardır. Bu nedenle göz ardı edilen volkanik aktivite, tıbbi jeolojik riskler, oturma ve çökme gibi jeolojik tehlikelerin oluşturduğu riskleri modelleyecek 1/1000 ve 1/5000 ölçekli mikrobölgeleme haritalarının derhal tamamlanması; yerleşime uygunluk değerlendirmeleri yapılarak yüzey faylanması sakınım bantları ve diğer risk azaltıcı arazi kullanımı önlemlerinin belirlenmesi, her düzeyde hazırlanan planlara işlenmesi gerekir.
Afet Yeniden İmar Fonu Kanunu ile bu kanuna dayalı hazırlanan Afet Yeniden İmar Fonunun Yapısı ve İşleyişi Hakkında Yönetmelik gibi düzenlemelerin iptal edilmesi ve ülkenin ihtiyaç duyduğu risk azaltma projelerine yatırımların finanse edeceği yeni bir Afet Fonu oluşturulmalıdır.
Afet yönetiminde yerel yönetimler ile sivil toplum ve meslek örgütlerinin katılımcılığı görmezden gelinmeden, müdahale ve risk azaltma faaliyetlerinin yalnızca merkezi idare organlarının faaliyeti olarak değerlendirilen anlayış terk edilmeli; yerel yönetimler afet yönetiminin her aşamasında lider aktörler olarak kabul edilmelidir.
Afet risklerinin azaltılması ve ülkenin olası afetlere hazırlıklı hale gelmesi için acil olarak Afet, Acil Durum ve İklim Değişikliği Bakanlığı kurulmalıdır.
Afetlerde, sorumluluğun yaşamını yitirenlerin üzerine yıkılmasının ve cezasızlık uygulamasından vazgeçilmesi, eksik, hatalı ve yanlış uygulamalar nedeniyle can ve mal kaybına sebep olanlardan hesap sorulması adına “afet suçu” kavramının Türk Ceza Kanunu’nda tanımlanması ve toplumsal adaletin sağlanmasına yönelik düzenlemeler bir an önce hayata geçirilmelidir.
Sonuç olarak, 6 Şubat 2023 depremlerindeki gibi büyük can kaybı ve milyarlarca dolarlık ekonomik kayıpla bir daha karşılaşmamak için; katılımcı, erişilebilir, şeffaf ve hesap verebilir bir afet risk yönetim sistemine ihtiyaç duyduğumuz kadar, yaşam çevrelerimizi afetler karşısında dirençli kılacak çözümleri acilen uygulamak ve afet risk azaltmaya yatırımı maliyet artırımı olarak görmemek, “İmar Barışı” ya da “Yapı Kayıt Belgesi” gibi risk taşıyan, deprem güvenliği olmayan yapıları meşru kılmayan duyarlı ve üretken yerel yönetimlere de ihtiyaç vardır.”



